Embed

ESKİ KÖY EVLERİMİZ

 

En son köye gittiğimde camimizin üzerine çıkıp damdan köyü seyrettim. Bir şey dikkatimi çekti. Caminin hemen bitişiğinde bulunan Urkiye (Rukiye?) Teyzelerin evinin çatısı içe göçmüş, duvarının bir kısmı çatlamıştı. Bir zamanlar köyümüzün en güzel ev örneklerinden olan evin bu hali beni çok üzdü. Keşke, dedim, imkan olsa da bu tür evleri koruyabilsek. Ama heyhat!

Eskiden evler taştan yapılırmış. En kötü ev bile taştan olurmuş. Akdeniz iklimini göz önüne aldığımızda oldukça sağlıklı verlermiş eski evler. Kışın ılık tutar, yazın serin tutarmış. Küçükken, çocuk olduğumuz için hemen her evin kapısı bize açık olurdu. Gittiğim evleri düşünüyorum, mesela Koca Hasan (Akkız) Emmilerin evinin ben yazın hiç bunalttığını görmedim. Yayla ihtiyacı bile olmazdı onların evinde. Çolak Hacı Emmilerin evi de ona hakeza. Urkiye Teyzelerin evi kışın ılık, yazın serin olurdu.

Eski köy evlerini kare, dikdörtgen ve L şeklinde olmak üzere 3 ana sınıfa ayırabiliriz:  Kare sınıfına: Çolak Hacı Emmi, Halil (Akkız) Ağa, Hoca Hasan (Akkız), Urkiye Teyze, Ümmüsü (Ümmügülsüm?) Teyze, Muzaffer Tırtar ve Şık Emmilerin vs gibi evleri girer. Dikdörtgen sınıfına: Kör Mehmet (Akkız) Emmi, Kepekçi Mehmet Emmi, Remzi Emmilerin evleri girebilir. Köyde genelde evler L şeklindedir. Çok örnek sayabiliriz: Başta Hacı Halil (Akkız), Kör Mehmet (Koyuncu), Mısırlı Veli Emmi, Tırtar Çavuş, Köylü Mahmut (Koyuncu) Emmi, Zennoni (Zinnun?) Emmi, eski haliyle Esme (Koyuncu) Yenge, Efe Mustafa’nın evleri gibi daha bir çok ev sayılabilir.

Evin sakinlerinin zenginlik emaresi evin geniş olması ve çatısının kiremitli olmasıdır. Gerçekten kaliteli işçiliğin olduğu evler köyümüzde az değildir. Eski evler genelde bir mutfak ve bir yatak odasından oluşurdu. Banyo genelde yatak odasının bir köşesinde olurdu. Yatak odası hem yatmak için hem de misafir için kullanılırdı. Sadece zenginlerin evinde ayrıca salon olurdu. Çok çocuklu ailelerde anne-babaya ve çocuklara ait olmak üzere iki yatak odası ve bir mutfak olurdu. Tuvaletler genelde ev dışında avlunun bir köşesinde olabileceği gibi evin bir köşesinde de olabilirdi. Sonraları tuvalet tamamen evin bir parçası oldu tabi.

Evin bir de ‘dışarı’ denen, üstü çinkoyla kapalı kısmı olurdu. Burası merdivenden ilk eve girildiğinde ayak basılan yerdi. Odalar arası geçişi sağladığı gibi yazın sıcak günlerinde burada oturulur, yemek yenir, vakit geçirilirdi. Bir veya birden fazla direğin üzerine konan, duvardan destek alan salmaların üzerine çakılan tahtalar bu ‘dışarı’nın zeminini oluştururdu. Aslında ‘içeri’nin zemini de aynı mantıkla yapılırdı. Eski evlerin tabanı hep ahşaptı.

Mutlaka altında eski öteberilerin, eşya ve aletlerin depolandığı bir ‘altev’ olurdu. Altevin işlevi sadece bu değildi tabi. Yaz kış, özellikle kışın ‘çurfalık’ için kullanılır, baharda bağda toplanan yapraklar dizilip buraya konur, ertesi gün köyün dolmuşlarıyla hale götürülmek üzere sabahleyin sandıklara dizilip gönderilirdi. Bir nevi depoydu altevler. Yazın kullanmak üzere limonlar burada özel bir toprağa gömülür, yazın lazım oldukça çıkarılıp kullanılırdı. Odunlar burada saklanır, kışın yağmurun yaşı değmezdi. Tavuklar buradaki kümeslerine tuner, yumurtalarını buradaki yuvalarına yumurtlarlardı. İki minik penceresi olurdu altevlerin. Ben çocukken bu pencerelere sığardım. Bazıları burada kışın ‘mal’larını koyarlardı. Çok titiz bir yapıya sahip olan annem bu tür evlere komşuluğa gitmezdi pek. Buram buram kokardı çünkü. Kısacası çok fonksiyonlu bir yapıydı altevler.

Yatak odasında mutlaka bir ‘yüklük’ olur, yatak, yorgan, yastık buraya konurdu. Altı kapaklı olur, bu kısma çamaşırlar yerleştirilirdi. Yüklük bir bezle örtülür, bez beyaz ve mutlaka işlemeli olurdu. Yatmak için bir karyola, misafir geldiğinde oturmak için mutlaka bir kanepe olurdu. Kanepenin üzerinde döşek, sırtın yaslanması için yastık olurdu. Döşeğin üzerine bir örtü örtülürdü. Kışın mutlaka odun sobası olur, genelde yeri odanın ortası olurdu. Sobanın üstünde ya mısır patlatılır veya patates pişirilirdi. Çıtlatılan çekirdekle ne zaman geçirilirdi misafirliklerde…

Mutfakta yemek pişirilen ocağın yanında mutlaka su kaynatılabilecek, kışın ekmek atılabilecek büyükçe ‘ocak’ olurdu. Kap kacakların konduğu tahtadan bir ‘kaplık’ olurdu. Buzdolabı gelmeden yemeklerin konduğu bir tel dolap olurdu. Bir de yufka ekmeklerin konduğu ‘yufka dolabı’… Ocağın yanıbaşında bir de gömme dolap olurdu. Orada çok kullanılmayan kaplar saklanırdı. Şimdi düşünüyorum da eskiden evlerimiz ve içi ne kadar da sadeymiş…

Evlerin kapısı ahşaptı. Macar kilidi denen bir kilitle kilitlenirdi. İki katlı pencere olurdu: bir iç pencere, bir de dış pencere. İç pencere camlı olurdu. Dış pencere tamamen tahtadan. Dış pencere kapalıysa ya hava çok soğuktur veya ev sahipleri evde yoklardır. Pencerelerde düz demirler vardı, hırsız giremesin diye. Ben çocukken çok denemişimdir, kafam arasından geçer mi, diye, geçmemiştir hiç bir zaman. Dış pencere kapatılırken pencereye ekli mandal bu demirlere geçirilirdi. Penrece böylece içeriden kitlenmiş olurdu.

Evin ahşap tabanını tahta kuruları kemirmesin diye her yıl rası bir boyayla boyanırdı. Yere yazın savan serilir, kışın halı veya kilim serilirdi. Savan köyümüzün kendi mamülü olur, halı ve kilim şehirden tedarik edilirdi. Yemekler sofra serilir, yerde yenirdi.

Önceleri evin üstü killi topraklar örtülü, suyun sızması öyle önlenirmiş. Killi toprağın gevşeyip su sızdırmaması için yuvarlak bir taşla her yıl sıkılaştırılırmış. Onun için eskiden her evin damında mutlaka bu yuvarlak taştan bulunurdu. Bu zahmete girmek istemeyenler kiremitle örtermiş evin üstünü. Sonra beton çıktı bu tür işler ortadan kalktı tabi.

Dama tahta merdivenlerle çıkılırdı. Damın başka bir işleiv daha vardı. Yazın dama bir ‘hayma’ yapılır, akşam yemeği orada yenir, çay orada içilir, orada uyunurdu. Hele bir de asma dikmişseniz, o da damınıza çıkmışsa, haymanın üstüne yaymışsanız, üzümler de sarkmışsa aşağıya doğru, orada oturulmasına doyum olmazdı. Cennet Yengelerin evi ve damı böyleydi işte… Yazın o sıcak günlerinde püfür püfür eserdi dam. Hiç terletmediği gibi yatarken yorganla yatardık hep. Sivrisineğe karşı bir cibindirik (cibinlik ?) kurulurdu, sıra sıra yatardık içinde. Sık olmasa da ara sıra yuvarlanıp damdan düşme hadiselerini duyardık köyde. Düşmenin komikliğine mi gülelim, yoksa düşenin perişaniyetine üzülelim mi bilemezdik.

Merdivenleri unutmayalım bu arada. Eve çıkan merdivenler taştan olurdu yine. Bir tarafı duvara yaslanık olurdu. Diğer tarafı açıkta olurdu. Bazı merdivenler korunaklı olurdu. Genelde dışarıda olurdu. Ama içten merdivenli evler yok değildi.

Köyün en muhteşem evi arka mahalledeki rahmetli Durmuş Ünal’ın evidir. Bizim mahallede Koca Hasan, Halil Ağa, Çolak Hacı, Urkiye Teyze ve Muzaffar Tırtar’ın evleri çok güzeldir. Hala da dururlar.  Yazık ki şimdilerde bu tabiata uygun, çevreyi gözeten evlerin yerini beton evler almıştır. Kışın soğuk tutar, yazın sıcak… Renk renktir evler ama eski evlerin sade renklerinin sıcaklığı yoktur. Tabanı betondur, evde terliksiz dolaştırmaz, hasta eder. Kocamandır ama muhteşem değildir. Kapıları demirden ve herkese kapalıdır. Eski neşeli seslerin yerini şimdi kaba kahkahalar almıştır ama mutlu muyuz, bilmem. Hevkerelerden tazecik kopardığımız domateslerin, kabağın, nane ve maydanozun yerini şimdi tamamen ticari kaygıyla yetiştirilmiş, halden gelen sebzeler almıştır. Yumurta bile tavuk çiftliklerinden gelir, süt bile inek çiftliklerinden…  Yani nesil ne anlasın eskinin tadından?

(Fotoğrafta Uruk teyzenin evi görülüyor. Fotoğraf makinasının arkasında İlker Kahya duruyor.) 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!